OBEZİTE CERRAHİSİ VE ÇAPRAZ BAĞIMLILIK

  

OBEZİTE CERRAHİSİ VE ÇAPRAZ BAĞIMLILIK

Psikolog Fundem Ece Kaykaç

Obezite cerrahisi kararı verilmeden önce, obezite rahatsızlığı olan kişi birçok tahlil sürecinden geçmektedir. Bunlardan biri de psikolojik kontroldür. Psikolojik kontrol yapılırken hastada asıl önem verdiğimiz konu; yemeğe nasıl bir anlam yüklediğidir yani yemek kişi için ne anlam ifade etmektedir. Yemek birey için yaşamak adına bir araç mıdır yoksa yaşam amacıdır ve kişi yemekle arasında ciddi bir bağ kurup aslında yemeğe bağımlı hale mi gelmiştir?

Çapraz bağımlılık; dürtüsel bir davranışın yerini diğer bir dürtüsel davranışın almasıdır. Bariatrik cerrahi sonrası ortaya çıkabilen bağımlılık geçişi ise; dürtüsel yeme davranışının yerini bir diğer bağımlılık türüne bırakmasıyla meydana gelir. Bunlar; alkol, sigara, kahve ve  ağrı kesici olabileceği gibi kumar, alışveriş, cinsellik, egzersiz veya dini ritüeller gibi davranışsal bağımlılıklar da olabilir.

Bariatrik cerrahi sonrasında, hastanın yemekle olan ilişkisi değişmeye başlar. Önceleri rahatlamak ve dikkat dağıtmak için, ödül veya kaçış olarak yemeğe başvursa da, ameliyat yemekle hazzı birleştirme kalktığından, bu boşluğun yerini başka bir davranış veya maddeyle doldurmaya yönelir. Rakamlar, operasyon sonrasında %5 ile %30 arasında çapraz bağımlılık vakalarının ortaya çıktığını göstermektedir.

Çapraz bağımlılık için risk oluşturan bazı faktörler bulunur. Hastanın operasyondan önce alkol veya ağrı kesici bağımlılığı bulunması, ailesinde madde kullanımının olup olmaması, çocukluk travması, depresyon veya anksiyete problemi yaşayıp yaşamadığı, kendini toplumdan izole etmeye yatkın olması ve duygusal deneyimlerden sakınma davranışı göstermesi, operasyon sonrasında geliştirilen çapraz bağımlılığın işaretlerindendir. Bunun için de ameliyat kararı verilmeden önce, obezite hastası mutlaka ayrıntılı tetkiklerden geçirilmelidir. Bu bağlamda dikkat edilecek şey, başvurduğu hekimin mutlaka bir ekiple çalışmasıdır.

Bağımlılık sürecinin nasıl işlediğini anlamak için beyin görüntüleme yöntemlerine başvurduğumuzda, ödül hissiyle ilişkili bölgelerde bulunan dopamin adlı nörotransmitter miktarında azalma olduğunu görürüz. Bu bulgu; alkol, sigara veya uyuşturucu gibi maddelere bağımlılıkta geçerli olduğu gibi yeme bağımlılığında da aynı prensiple işler. Bunun yanısıra yeme bağımlılığı olan kişilere bakıldığında vücut kitle indeksi arttıkça dopamin seviyesinin azaldığı ortaya çıkmıştır. Yeme bağımlılığını incelemek üzere hayvanlar kullanıldığında, aşırı yağ ve şekerli gıdayla beslenmeleri sonrasında kısa zamanda fazla yiyecek tüketmeye ve yoksunluk belirtileri göstermeye başlamışlardır.  

Yeme bağımlılığı ve diğer bağımlılıkların çalışma prensipleri arasındaki bu benzerlik çapraz bağımlılığın meydana gelmesinde büyük önem taşır. Kişi, düşük olan dopamine seviyesinden dolayı olumsuz duygular hisseder. Bu anormal düşüklük, hastayı bu hisleri tolere etme konusunda zorlar. Ancak dopamini arttırmanın birçok yolu vardır. Bu yönlendirmelerde doğru çalışan bir ekiple ilerlemek her zaman için tercih edilmelidir.

Çapraz bağımlılıkta yemek yerine koyulan bir diğer unsur ise; şans oyunlarıdır. Kumara olan yatkınlık yemekle birlikte bastırılırken, obezite ameliyatı sonrasında, obezite rahatsızlığı yaşayanların yemek unsuru yerine kumar ve şans oyunlarını koydukları görülmektedir.

Bağımlılık geliştiren hastaların başka bir ortak tarafı da stres oluşturan durumlardan kaçmak için bunu bir strateji olarak kullanmalarıdır. Sıkıntı ve zorluğa karşı savaşma kabiliyeti düşük olan kişilerin çapraz bağımlılığa yöneldiği görülmüştür.

Bariatrik cerrahi sonrası ortaya çıkan çapraz bağımlılık hastanın tek sorunu değildir. Bununla birlikte, insomnia, depresyon ve anksiyete ortaya çıkabilir. Ülser, yüksek kan basıncı, vitamin eksikliği ve tekrar kilo alımı gibi problemler yaşayabilir. Yeme bağımlılığı bulunan kişinin bariatrik cerrahi öncesi ve sonrası bir psikoloğa danışması da bu sebeplerden dolayı önemlidir.

Hastanın hayatı için büyük önem taşıyan yemek yemenin yerini maddesel veya davranışsal bağımlılıkların doldurmasını engellemek yeterli olmayabilir. Bu büyük boşluğu, kişinin kendisiyle ve toplumla barışmasına ön ayak olacak alışkanlıkların alması gerekmektedir. Egzersiz, dopamin salınımına olan etkisiyle de ödül yerine geçebilecek önemli yollardan biridir.  Gönüllülük esasına dayanan kuruluşlarda çalışmak, hastanın hem kendini değerli hissetmesine hem de sosyal ilişkilerini geliştirmesine yarayabilir. Bu örnekler, kişinin o dönem yaşadığı ruhsal duruma ve çevresel faktörlere göre geliştirilip değiştirilebilir. Çapraz bağımlılığın ilk 2 yıl ortaya çıktığı gözönünde bulundurulduğunda; terapistin bu dönemde önemli bir ilerleme kaydedip, 2 yıl sonrasında belirli aralıklarla danışanla görüşmeye devam etmesi obezite cerrahisi olmuş birey için daha sağlıklı ve yaşam kaliteleri artmış bir hayat sürmelerini sağlamaktadır.

Unutmayın; yaşam karar ya da seçimlere dayanır. Kendiniz ve sevdikleriniz için ilk adımı atın ve psikoloğunuzdan destek alın. 

 

   facebook.com/psikolog.fundem

   instagram.com/psikolog.fundem.ece

Fundem’ce Psikoloji 

 

www.fundemece.com

https://www.doktortakvimi.com/fundem-ece-kaykac/psikoloji/istanbul

LOHUSALIK DEPRESYONU

LOHUSALIK DEPRESYONU

Uzman Klinik Psikolog Fundem Ece Kaykaç

 

Lohusalık depresyonu, doğumdan sonra ilk bir yıl içinde ortaya çıkan depresyon türüdür. Yeni sorumluluklarla karşılaşan, uykusuzluk ve yorgunlukla baş etmeye çalışan anne lohusa melankolisi dediğimiz bir ruh haline bürünebilir. Bu ruh hali 1 aylık süreyi aşarsa, lohusalık depresyonundan bahsedebiliriz. Hamilelik ve doğum kökenli bu depresyon sandığımızdan daha yoğun gözükmektedir. 10.000 yeni anneyi inceleyen bir çalışma görülme sıklığını 7’de 1 olarak bulgulamıştır. Lohusalık depresyonu yalnızca ilk bebeğini dünyaya getiren annelerde de gözükmez. Daha sonraki çocuklarda ortaya çıkabilir.

 

BELİRTİLERİ

Lohusalık depresyonunda anne depresif duygular taşır. Üzgün çaresiz ve bitkin hissedebilir. Kendini bir ebeveyn olarak göremediği, bebeğiyle ilişki kurmak istemediği veya onu yetiştirme sorumluluğunu alamadığı için kendini suçlu görebilir. İyi bir anne olamayacağına inanan kişi kaygılı hisseder ve bunu telafi etmek için de daha kötü kararlar verebilir. Ağlama nöbetleri şiddetini arttırabilir. Zaman zaman intihar düşüncesi anneyi ele geçirebilir. Lohusalık üzüntüsünde çökkün ruh haline karşı anne bebekle ilgilenmeye devam etse de lohusalık depresyonunda bebeğe karşı ilgisizlik ve hatta zarar verme korkusu bulunur.

 

SEBEPLERİ

Lohusalık depresyonu;

• Doğum sırasında yüksek seviyede seyreden hormonların lohusa döneminde birden düşmesiyle

• Annenin veya ailenin daha önce depresyon geçmişi varsa

• Erken bir yaşta hamile kalındıysa

• Plansız bir hamilelik yaşandıysa

• Eş veya aile bebeğin bakımını paylaşmıyorsa

• Annenin sigara, alkol ve uyuşturucu alışkanlığı varsa

• Hamilelik ve lohusa döneminde zorluk yaşandıysa

• Düşük gelir düzeyine sahip veya ekonomik durumu yetersiz ise ortaya çıkabilir.

 

 

 

 

TEDAVİ

Lohusalık depresyonu tıbbi yardımla atlatılabilen bir ruhsal bozukluktur.

• Duygularınızı, düşüncelerinizi, davranışlarınızı, şu anki ve geçmişteki hayatınızın detaylarını bir psikoterapistle konuşarak da lohusalık depresyonu atlatılabilir.

• Bilişsel Davranışçı Terapi, size zarar veren hislerinizi ve davranışlarınızı daha olumlularıyla değiştirmeyi hedefleyerek semptomları azaltabilir.

• Kişilerarası Terapi de ilişkilerinizde ortaya çıkan sorunlara odaklanarak çözümler üreten başka bir tedavi yöntemidir.

• Günlük egzersiz yapmak hormonal değişiminizi ve sosyal hayatınızı düzenlediği için psikoterapiyle birlikte denenebilir.

• Gününüzü eğlenceli aktivitelerle dodurmak, meditasyon ve yoga gibi rahatlatıcı eylemlerde bulunmak da semptomları azaltıcı etkiler gösterebilir.

• Lohusalık depresyonu geçiren anneler için belki de en etkili yollardan biri, sevdiği ve güvendiği insanların yanında bulunmaktır. Bebeğin bakımı konusunda kendini yalnız hissetmemek anneye çok yardımcı olur. Bir süre için bebekle olan ilgisi yalnızca emzirmeyle devam eder, kendine ve arkadaşlarına zaman ayırırsa depresif duygularda ve bebeğe karşı duyduğu suçluluk hissi azalabilir.

Kaygı mı kaybettiren yoksa kaybetme korkusu mu kaygı yaratır?

Kaygı mı kaybettiren yoksa kaybetme korkusu mu kaygı yaratır?

Hayatta bizi biz olmaktan uzaklaştıran noktaların başında gelen kaygı hepimiz adına kontrol edilmesi gereken ama zor bir olgudur.

İşimizi kaybetmekten korkarız, sonrasında kaygılanmaya başlarız ve düşüncelerimiz ele geçirir zihnimizi. Bu sefer ne yapacağımızı bilmeden, sürekli düşüncelerle hareket etme yetimizi kullanmaya çalışırız. Yapacağımız işi dahi doğru düzgün yapamayız, çünkü kaybetme korkusundan kaygılanarak kendimize aklımızı toparlayacak alan bırakmamış oluruz. Sonucunda da zaten o kendimize gelememe, başladığımızı sonlandıramama ve bununla bağlantılı olarak da kendimizi düzgün ifade edip sınırlarımızı doğru belirleyememekle kayıp gerçekleşir.

İlişkimizi kaybetmekten korkarız, aslında sevilip beğenilen kişi kendi olduğumuz benlikken yeni bir ilişkiye adım atıldığında o benlikten uzaklaşmaya başlarız. Ancak atlanılan nokta; biz yine aynı kişiyiz ve inanın ki hiç değişmedik. Sadece hayatımıza aldığımız kişiye göre kendimize yön verdik. Peki neden? O kişi olduğumuz gibi beğendi, peki biz neden kendimizi farklı ortaya koymaya başladık? Yoksa o hayatımıza aldığımız kişiye olan bağlılığımız arttı ve onu kaybetmekten korkarak ilişkimizde de kaygı mı yaşamaya başladık. Özetle kaygılı düşünceler zihnimizi ele geçirdi ve olmadığımız biri gibi mi olmaya başlandı? Peki bir yere kadar bunu devam ettirebildik, sonrasında ise patlak verir. Niçin mi? Bir yere kadar dayanabiliriz ve sonrasında kaybedeceğim kaygısıyla da hareket ederek köşeye sıkışan benlik kendini ortaya koymaya çabalar. Bu kaygıyla yüksek tepkilerde bulunur ve kayıp gerçekleşir.

Ailemizi kaybetmekten korkarız, ölüm kaygılarını zihnimizde her an barındırırız ama sote bir yere koymaya özenle dikkat ederiz. Öyle ki bu durum gerçekleştiğinde yeri gelir yasımızı bile yaşayamayacak kadar kabullenememe noktasına varırız. Kaygı bu noktada davranışı bastıran ve işlevsel olmayan bir kavram olarak karşımıza çıkıyor. Çünkü ailemiz yaşarken ne kadar kaybetme kaygısı ile ilerlesek de bastırdığımız için onlarla sınırlı olan zamanımızı doyasıya yaşayamayabiliriz. Sonrasında ise kaygı işlevsel hale getirmediği gibi bir yandan da pişmanlık doğurur ve sonuç olarak kayıp gerçekleşir.

Arkadaşlarımızı kaybetmekten korkarız, sosyalleşirken kaygıyla başlarda ayak uydurabildiğimiz ve tahammül edebildiğimiz şeylere belli bir noktadan sonra edemiyor oluruz. Normalde tepkisiz kaldıklarımıza artık tepki veriyor oluruz ve bu ters bir etki oluşturur. Kaybetmekten korkarken, sosyalleşmede iyi ilişki kuralım ve arkadaşlarımızı kaybetmeyelim kaygısı ile hareket ederken sonuç yine aynı olur ve kayıp gerçekleşir.

Kendimizi kaybetmekten korkarız ve sonrasında kaygılı bir hayat sürmeye başlarız. Sürekli kendine eleştiriler yığdıran ve suçlulukla ilerleyen bir benlik düşünün, ne kadar da yorucu… Oysa kaçımız kendinden emin ve ayakları yere basıp, özgüven sahibi biri olarak yaşamını kaygısızca sürdürebiliyor. Tüm hayatımız boyunca bu kaygı ile yaşayıp ilerler ve bu zinciri kırmak adına hiçbir şey yapmazsak; aynı şey benliğimize de olur ve kayıp gerçekleşir.

Kaygısız hayat tabiiki ütopik bir şey. Ancak unutmayın ki belirli bir düzeyde tutmak ve mümkün olduğunca kaygımızı kontrol edebilmek bizim elimizde…

Kendimizle tanışmaya ve kendimizi sevip, olduğumuz gibi kabul ettiğimiz, optimal düzeyde kaygılı bir benliğe merhaba diyerek güne başlayalım mı?

Psikolog Fundem Ece Kaykaç

2 YAŞ SENDROMU

2 YAŞ SENDROMU

Uzman Klinik Psikolog Fundem Ece Kaykaç

 

12-36 ay arasında çocukların hem çevresini hem dünyayı keşfetme eğiliminin olduğu dönemdir. Bu

dönem; her şeyin kendilerine ait olmasını isterler. Yani; anne de kendisinindir baba da oyuncak da.

Kardeşi varsa eğer, bu saydıklarımı paylaşımda ciddi sorunlar yaşayabilir. Paylaşmayı sevmez; hayali oyun dönemidir. Kendi kendine konuşup oyun oynayabilir. Her şey kendisine ait olsun ister. Bunun da mümkün olmadığını fark ettikçe; kabullenemeyip kolayca sinirlenir, bağırıp çağırır, çığlık atar.

2 yaş sendromu yaşayan çocuk; sabırsız ve inatçıdır. Aynı zamanda cinsel kimlik oluşumu da başlamıştır. Kadın-erkek ayrımını yapmaya başlar; hatta aile içindeki hem cinsini kendisine örnek alır ve onun gibi giyinme, davranma eğilimi içine girer.

Fiziksel, zihinsel, dil, sosyal, duygusal ve cinsel gelişimlerinde birtakım özelliklere sahiptir. Atlar, zıplar, koşar ve hareket halindedir. Bu dönem çocuk; tek başına merdivenlerden çıkabilir, parmak ucunda yürüyebilir, ellerini yıkar ve kurular.

Çocuğumuzun 2 yaş sendromu yaşadığı nasıl anlaşılır?

Yemek yemek istememe, ne denirse tersini yapma, söz dinlememe, anne-babaya vurma, kendini yere atma, kafasını vurma gibi şikâyetler iki yaş sendromunu işaret ediyor olabilir. Bu özellikleri bilmek ve geçici olduğunu bilmek siz anne-babaları rahatlatacak bir düşüncedir.

2 yaş sendromu yaşayan çocuğunuza bunları yapmayın;

1. Çocuğunuzu cezalandırmayın, suçlamayın ”kötü çocuk” diyip hakaret etmeyin.

2. Öfkesini engellemeyin; çünkü öfkesini yansıtacağı bir alan mutlaka gereklidir.

3. Uzun açıklamalar yapmaktan kaçının; çünkü uzun açıklamalarda verilen mesajı almayacaktır; sıkılacaktır.

4. Soru sormasını engellemeyin ”Hayır” kelimesini sıklıkla söylemeyin. Çünkü çocuk ”hayır”ı anlamayacaktır. Hayır deniliyor ama şimdi mi hayır, sonra da geçerli mi vs. Aklında somut bir şey oluşmayacaktır.

2 yaş sendromu yaşadığını fark ettiğiniz çocuğunuza bunları yapabilirsiniz;

1. İnat ettiği durumlarda ya da tutturduğu zamanlarda dikkatini başka yöne çekmede yaratıcı olmaya çalışın.

2. Ona alternatif seçenekler sunun.

3. Özgür olabileceği alanlar yaratın; kendisini ifade edebilsin ki, duygularını da sağlıklı bir şekilde yansıtabilsin.

4. Nesnelere rahatlıkla dokunsun, zarar görmeyeceği şekilde .

5. Enerjisini boşaltması için olanaklar sağlayın.

6. Ailece zaman geçirin ve paylaşımlarda bulunun.

7. Ancak, baş edemeyeceğiniz bir durum haline geliyorsa da oyun terapisi desteği almanızı öneririm.

facebook.com/psikolog.fundem

instagram.com/psikolog.fundem.ece

Fundem’ce Psikoloji (YouTube)

https://www.youtube.com/channel/UCuyKjwzoWvr4W1vDi_knU8w

Uyku ve Çocuk by Yataş (YouTube)

https://www.youtube.com/channel/UCzieDRBjmALGjiDq1rq24Gw

www.fundemece.com

0531 500 57 09

 

Yaşam, karar ya da seçimlere dayanır. Kendiniz ve sevdikleriniz için ilk adımı atın ve psikoloğunuzdan destek alın.

 

Terapi sürecine adım atmak, kişinin kendisi için yapacağı en güzel yatırımdır.

 

AİLELERİN EN ZORLANDIĞI KONU: YEMEK

 

AİLELERİN EN ZORLANDIĞI KONU: YEMEK

Uzman Klinik Psikolog Fundem Ece Kaykaç

 

Çocuğu dengeli ve yeterli beslenmesi fizyolojik ve psikolojik açıdan sağlıklı gelişiminde büyük bir rol oynamaktadır. Bunun bilincinde olan aileler de çocuklarının sağlıklı olması adına yemek konusunda ısrarcı bir tutum sergilemektedir. Beslenme konusu da en hassas olan konulardan birisi olarak ailelerin yaşamlarında yer almaktadırlar. Çocukluk çağındaki bireylerde genel olarak abur-cubur yemeye yatkın olmaları nedeniyle sürekli olarak cips, çikolata, çerez vb. yiyecekleri tercih etmektedirler. Bu noktada sağlıklı beslenme bilincini çocuğa kazandıracak olanlar ebeveynleridir.

Çocuğun yeme davranışına dair olan hatalardan biri de sürekli olarak yiyen çocuğun sağlıklı olacağına dair olan bir izlenimdir. Bu düşünceyle birlikte de aileler sürekli çocuklarına yemek yedirmeye çalışan ve çocukları da yemek yemeyi reddettiklerinde kendilerini kötü birer anne-baba olarak tanımlayan bireyler haline gelmektedirler. Yemek konusunda ailesinin bu zaafını hisseden çocuk da bunu ailesine karşı kullanabileceği bir durum halinde görür ve ciddi anlamda inatlaşmalar başlayarak temel ihtiyacımız olan yemek konusu çok zorlu bir hal alabilir.

Ailelerin yemeğe olan yaklaşımı sadece iyi anne-baba olmakla ilgili değildir; burada çevredekilerin yapmış olduğu yorumlar da büyük bir rol oynamaktadır. Özellikle aile büyüklerinin yapmış olduğu yorumlar, ‘niye yemiyor bu çocuk-niye bu kadar zayıf, sağlığından olacak-bu kadar az yerse büyümez bu çocuk-annesi hiç ilgilenmiyor galiba’ gibi yorumlardan da aileler büyük ölçüde etkilenerek çocuklarına baskı yapmaktadırlar.

Bu gibi durumlar sonucunda; elinde tabakla ya da çatalla çocuklarının arkasından koşan ya da televizyon başında, masal okuyarak onları yedirmeye çalışan ve çocukları yemeyince de huzursuz olan hatta anne-babanın da arasında tartışmanın başlayıp aile içi huzursuzluğa bile yol açan bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır.

Sonuç olarak çocuk o yemeği yememiştir ve evde bir huzursuzluk hâkimdir. Peki, bu gibi durumlar yaşayan ailelerin ne yapması gerekiyor?

 

Öncelikle yemek yeme kontrolünün çocuğunuzda olması gerektiğini unutmamalısınız. Ona ait kaşık-çatal önünde duruyor olmalıdır. Bir diğer önemli nokta da rahat hareket edebileceği bir sandalyede oturmasını sağlamaktır. Mutlaka masada bir arada oturma davranışını geliştirmeye çalışın; yemek masalarını günlerinizin nasıl geçtiğine dair paylaşım yaptığınız bir etkinlik haline getirebilirseniz daha da verimli olduğunu göreceksinizdir.

Özellikle emzirme döneminden itibaren dikkat edilmesi gereken şey; yemeklerin karıştırılarak değil tek tek verilmesi gerektiğidir. Çocuğunuzun tatmadığı bir şey kalmamış olması alışma sürecini ve yemek alışkanlığı kazandırmayı kolaylaştıracaktır.

Tadını beğenmediği yiyecek için üstelememek gereklidir. Tabii bunun yerine sevdiği başka bir şeyi de vermemek gerekmektedir. İstemediği yemeği önünden alıp bir sonraki öğüne kadar aç kalmasını sağlamak ve yerine seveceği bir şeyin gelmeyeceğini bilmesi bir sonraki yemeğini yemesi gerektiği bilinci ile ilerleyecektir. Aç olan çocuk eninde sonunda yemek yemek isteyecektir; yeter ki onun peşinden yedirmek için koşmayın ve aç olduğunu fark etmesi için olanak tanıyın.

Yemek esnasında ne kadar sinirlenmiş olsanız da belli etmemeye çalışın ve gayet sakin bir şekilde, gülümseyerek dolu tabağı karşısından alın ve sohbetinize devam edin. Yemek yemediği için cezalandırmayın ya da yediği için ödüllendirmeyin, çünkü bu zaten doğal bir süreç şeklinde yansıtılması gereken bir olgudur.

Yemeğini yemesi için ısrar etmeyiniz, masal ve gezme sözleri vermeyiniz ya da televizyon başına oturtup zihnini dondurarak bir yandan yemek yedirmeye çalışmayınız. Hiçbir şey yemiyor diye besleyici olmayan şeyleri sırf seviyor diye çocuğunuza yedirmeyiniz.  

Alışveriş esnasında oyunlar kurabilirsiniz ve kendisinin de bir sepeti olup normalde sevmediği şeylerden 1-2 tane alıp sepetine koymasını isteyebilirsiniz. Süt-yoğurt gibi besinleri tüketmekten kaçınan bir çocuğunuz varsa da renkli ve süslü bardak ve kâseler alıp çocuğunuz için bunları süsleyip sunabilirsiniz. Besleyici olan birkaç seçenek arasında seçim yapmasına izin verebilirsiniz.

Et yemede zorlanan bir çocuğunuz var ise eti küçük parçalar şeklinde yemeklere katarak, kıyma yaparak vb. değerlendirebilirsiniz ya da sevdiği yiyecek yanında; örneğin, makarna yanında servis edebilirsiniz.

Sebze ve meyve tüketimi konusunda sorun yaşanıyorsa; sebze ve meyveleri kullanarak değişik çizgi film karakterleri oluşturabilirsiniz. Bu sayede hepsinden azar azar da olsa tatmaya başlayacaktır.

Unutmayalım ki çocuğumuzun çok yemesi sağlıklı gelişmesi anlamına gelmemektedir; asıl olan dengeli beslenmektir. Yapılmaması gereken davranışların en başında da; kıyaslama davranışı gelmektedir. Oysa her bünye farklıdır ve kıyaslama yapılmamalıdır.

Yemek konusu inat konusu olmamalıdır. Bu sefer çocuğunuz yemeyerek ilgiyi üzerine çektiğini fark edip bunu size karşı kullanacaktır. Bu şekilde olmaması adına yemeğin çocuğunuzda olan ilişkiniz arasına girmesine izin vermeyiniz, sevgi ve şefkatle zaman geçirmeye çalışınız.

ALADAĞ KIŞLAK KÖYÜ’NDE ZUMBA

ALADAĞ KIŞLAK KÖYÜ’NDE ZUMBA

Uzman Klinik Psikolog Fundem Ece Kaykaç

2016’da Soma Yaz Okulu’nun ben de bıraktığı anlamlı izler sonucunda tekrar destek sağlamak istedim ve 2017’de de Hakan Bey’le irtibata geçtim. Ancak sadece haftasonu müsait olduğumdan Soma için uygun zamana denk gelmiyordu, Hakan Bey de beni Aladağ için davet etti; hem Soma nedeniyle deneyimli olduğumdan Aladağ’da da ilk kez deneneceğinden daha iyi olacağını söyledi, ben de canı gönülden kabul ettim.

Adana-Aladağ/Kışlak Köyü’ne yaz okulu projesi için vardığımda insanlar inanamamıştı. Çünkü hem sadece haftasonu dolayısı ile 1 gün katılım sağlayacaktım, hem de Kışlak Köyü bir yayla köyü olduğundan yolları çok zorluydu ve 1 gün için değer mi sözünü birçok kişiden duydum ama bence değerdi! Öyle de oldu.

Evet ben psikoloğum ve klinik alanda çalışıyorum. Ancak sosyal sorumluluk amaçlı sahada katıldığım çalışmalarda mesleki bir durumu yansıtmalıyım diye hiçbir zaman için zorlamadım kendimi de çocukları da. Aksine eğlenerek kucaklamalıyız birbirimizi diye düşündüm her zaman. Ondan aynı geçen sene Soma da yaptırdığım gibi Aladağ’da da ZUMBA yaptırmaya karar verdim çocuklara. Tabii Soma daha merkezi olduğu için çocuklar dansa ve yabancı müziklere daha aşinaydılar. Ancak yayla köyü olan Kışlak Köyü’nde çocuklara’ ZUMBA’ dediğimde bana garip garip baktılar. ‘Dans ederek spor yapacağız’ dediğimde erkekler kaçtı ve kızlar da utandığından bankın üzerine kuş misali toplaştılar. Sonra ben şarkıları açtım ve ufak ufak hareketler yapmaya başlayıp ‘bana katılırlarsa çok sevineceğim’i dile getirdim ve ne oldu dersiniz? Ufak ufak katılmaya başladılar; hatta ikinci şarkıda bir baktım erkekler de katılmış ve biz kocaman bir halka olmuşuz. Hatta bana ‘hocam şu Rihanna vardı ya, onu tekrar açsana’ diyip tekrar istek parça bile yaptılar.

Kışlak Köyü’nde belki ben çocuklara bir vizyon kattım, kız-erkek birlikte eğlenebileceklerini gördüler, dans edecekler artık şarkıları açıp vs. ama onlar bana daha çok şey kattılar. İstedikten sonra yapılmayacak bir şey yok, katılmıyorlar diyip bıraksaydım ya da çevremi dinleyip sadece bir gün için gitmeyeyim ne gerek var taaa Adana diye düşünseydim bunların hiçbiri gerçekleşmeyecekti.

Beni etkileyen bir diğer durum ise; muhtarla olan konuşmamdı. Biz geldik diye sağolsun muhtar bizi karşılamaya geldi ve oturduk yaylada çayımızı yudumlarken sohbet ediyoruz. Muhtara sordum; ‘İstanbul’a gideceğim, hastanede çalışıyorum, orada bir proje vs. başlatabilirim, ne ihtiyacınız varsa söyleyin bana hemen temin edelim.’. Muhtarın yanıtı ise; ‘sadece kitap’ oldu. Maddi hiçbir şey beklemediklerini, zaten hayvancılık yaptıklarını ve sebzelerini yetiştirdiklerini dile getirdi. ‘Atıksız bir köy’ Kışlak Köyü; yani paketli ürün vs. yok, çöp çıkmıyor ve pırıl pırıl zihinli çocukları var. Ailelerin tek istedikleri ise çocuklarının okuması.

İstanbul’a döndükten sonra gönüllü arkadaşlarımın da hepsinde yaşanılan bir durum olduğunu düşündüğüm; insanların buradaki koşuşturmaları, hırsları vs. ne kadar da anlamsız olduğu oldu benim için de. Umarım herkes birbirine destekle ilerleme bilincine erişir ve güzel zihniyetli bireyler yetiştirmeye katkı sağlayabiliriz.

ANNE-ÇOCUK BAĞIMLILIĞI

ANNE-ÇOCUK BAĞIMLILIĞI

 

İnsan yavrusu, hayvanlar arasında en çok yardıma muhtaç olanıdır. Bebek, anneye bağımlı bir şekilde dünyaya gelir. Beslenmesi, uyuması, güvenliği ve ihtiyacı olan her şeyi anne karşılamaktadır. Bir döneme kadar bu doğaldır. Zaman geçtikçe, bebek memeden ayrılmalı, annenin kucağından inip emeklemeye başlamalı, tuvaletini söylemeli ve gerektiğinde kısa süreli de olsa yalnız kalabilmeli ve uyumalıdır. Yalnız davranışsal olarak değil duygusal olarak da çocuk anne ve babadan ayrışmayı kabullenmelidir.

Plesentanın getirdiği bağla birlikte bebek uzun bir süre kendisinin ve annesinin farklı kişiler olduğunu bile algılayamaz. Onun için evren tek bir şeydir. Bu güçlü bağın dengeli gevşemesi, yaşamımızın sonraki yıllarında kendimize olan güvenimizi ve dünyaya olan tavrımızı belirlemektedir.

Çocuğa gösterdiğimiz bazı tavırlar onu güvensiz hissettirir. Güvensiz hisseden çocuk da en yakın güvenli liman olarak annesine sarılır. Bu bağlanma, yalnızca ihtiyaçlarını gidermek için değildir, hiçbir şeyle tek başına başedemeyeceğini düşünen çocuğun gerçekdışı bir şekilde önündeki dünyadan kaçması anlamına gelir. Bu güvensizlik, çocuğun kaldırabileceği sorumlulukları bile ona yaptırmayan ailelerde görülebilir. Onu sürekli kontrol etmek, yaptıklarına mühadele etmek ve gereksiz nasihatte bulunmak, çocuğun kendi yeteneklerini prova edememesine ve kendisini tanıyamamasını yol açtığı gibi, hayatı anlamlandırmada da özürler doğuracaktır. Bu tip davranışların sebebi annenin çocuğa duyduğu bağımlılık da olabilir. Onu kendinden bir parça olarak gören, istediği gibi şekillendirmek ve sahip olmak isteyen ebeveynler aşırı bir koruma davranışı gösterirler. Çocuğun geleceğine dair kaygılı yaklaşım, onun karakterinde gedikler açacak davranışlar göstermenize sebep olabilir. Bu tip çocuklar, anaokulu ve okula karşı fobi geliştirebilir, uzun süre bu ortamlara adapte olamazlar. Bu da onların bilişsel yetenekleri ve sosyal dünyaları için kötü bir başlangıçtır.

Bu dengeli gevşeme ve kopma her çocukta sağlıklı işlemeyebilir. Onu özgürleşmeye özendirmemiz gerekir. Kabiliyetlerini, yeteneklerini ve güçlü taraflarını öne çıkararak ona anne ve baba figürü yanında olmadığında kullanacağı silahları öğretmeliyiz. Yapamadığı şeyler konusunda desteğimizi esirgememeli, boşvermemeliyiz. Eleştiri cümleleri, kıyaslamalar kendisine olan güvenini oldukça zedeler. Bir yetişkinin yapabileceği bir işe özendiğinde bile onu küçümsemek, “Sen daha çocuksun.” demek de yalnızca kendisini kötü hissettirecektir. O yaştaki çocuklar peşisıra bize saçma gelebilecek sorular sorarlar. Bu sorular onun hayatı anlamlandırmada kullanacağı ilk bilgileri içerir. Dolayısıyla sorduğu her soruya doğru cevaplar vermemiz gerekir. İnsanlarla, hayvanlarla ve doğayla ilişki kurabileceği ortamlar yaratmaya ve bu tip sosyal etkileşimlere ilk girdiği zaman rol model olarak ona destek olmaya çalışmalıyız. Bu öneriler, çocuğunuzun özgüveninin yüksek olmasını ve hayatında bir otorite figürüne bağımlı olarak yaşamamasını sağlayacaktır.

Çocuğumuzu dış dünyaya açılmaya cesaretlendirmek için ise öncelikle duygusal olarak kendini güvende hissedeceği bir zemin oluşturulmalıdır. Çocuğunuzu öpmeli, sarılmalı ve bazen onunla birlikte uyumalısınız. Sevdiğinizi dile getirmelisiniz. Beraber vakit geçirmeli, karşılaşacağı sorunlarda ona her zaman destek olacağınızı göstermelisiniz. Tüm bunların yanında onu kendi başına zaman geçirmeye karşı aşamalı olarak özendirmeli ve alıştırmalısınız.

 

ANORGAZMİ

 

Anorgazmi

Uzman Klinik Psikolog Fundem Ece Kaykaç

Orgazm, cinsel ilişkinin ve ilişkiden alınan hazzın zirve noktasını teşkil eder. Erojen bölgelerde ve bedenin genelinde gerçekleşen kasılma hareketlerinden sonra gevşeme ve rahatlama hali gelir. Orgazm, cinsel doyumu tamamlayıcıdır. Anorgazmi ise kadınlarda görülen bir orgazm olamama halidir.  Eğer kişi mastürbasyon yoluyla orgazm olabiliyorsa koital anorgazmi eğer mastürbasyon ve cinsel ilişki sırasında hiçbir şekilde orgazm olamıyorsa klitoral anorgazmi denir.

Orgazm sırasında, kişi bir nevi hazzın esiri olur. Anorgazminin temel sebeplerinden biri de, kontrolü kaybetme korkusudur. Hayatta ve insan ilişkilerinde kontrolcü, mükemmelliyetçi ve idealist kadınlar, orgazm sırasında yaşanan kendini kaybetme halinden korktukları için anorgazmi sorunu yaşayabilirler. Bu hazzı gözardı eden, kendine ve performansına odaklanan bireyler de orgazm olma sorunu yaşarlar. Çocuklukta cinsellikle ilgili kabul edilmiş mitler, yaşanan travma ve tacizler, kişinin kendi anotomisini bilmemesi, partnerinin yaşadığı cinsel rahatsızlıklar da anorgazminin diğer sebepleridir.

BEBEKLERDE UYKU PROBLEMLERİ

BEBEKLERDE UYKU PROBLEMLERİ

Uzman Klinik Psikolog Fundem Ece Kaykaç

 

Yeni doğan bebekler günde 14 ile 18 saat arasında uyuyabilir. Büyüdükçe bu süre azalmaya başlar. Ama en fazla uyuduğu dönemlerde bile uyku süresi 4 saati geçmez. Dolayısıyla ebeveynlerin sık sık uyanması gerekir. 1 yaşına basan çocuklar gece boyunca sakin ve düzenli bir uykuya sahip olsalar da %10 oranında uyku bozuklukları görülebilir. Bunların fizyolojik sebepli olanları vardır. Kulak enfeksiyonları, idrar yolu enfeksiyonları, mantarlar, süt alerjisi, nefes alıp vermede yaşanan zorluklar sonucunda uyku sorunları gözükebilir. Ama uyku bozukluklarının genelinde davranışsal faktörler bulunur.

Bebeğinizin uykusunu düzene sokmak adına nelere dikkat etmek gerekir?

Bebeğin biyolojik saati: Bebekler 12 haftaya kadar sağlıklı bir sirkadiyen saat kuramazlar. Gecenin uyumak ve gündüzün yaşamak için olduğunu farketmeyebilirler. Bunun için bebeğinizi sabah aynı saatlerde kaldırabilirsiniz. Gün içinde yapacağınız işleri beraber yapabilir, gitmeniz gereken yerlere beraber gidebilirsiniz ki bebeğiniz gün ışığının ne anlama geldiğini anlayabilsin. Geceleri yapay ışıklardan korumak da bir hayli önemlidir. Melatonin hormonunun doğru çalışması buna bağlıdır.

Açlık: 3-6 aylık bebekler, 5-6 saat uyusa bile en az bir kere beslenme amacıyla uyanacaklardır. Bebeğinizi uyumadan hemen önce emzirebilirsiniz. Gece boyunca tok tutacak besinler verebilirsiniz. Bu size ve bebeğinize kesintiye uğramayan bir uyku düzeni sunacaktır.

Yatmadan önce: Bebeğinizle yatmadan önce oynadığınız oyunlar, onların heyecanlarını arttırır. Eğer emeklemeyi veya konuşmayı yeni öğreniyorsa, yatmadan önce de bu denemelerine devam edecektir. Yeni araştırmalar, çok fazla ekrana bakan bebeklerin de onları canlı tutan sinir sistemlerini aktive ettiklerini bulgulamıştır. Dolayısıyla, uyku vaktinden 2-3 saat öncesine kadar, ortam sakinleştirilmeli, yapay ışıklar azaltılmalı, heyecan ve merak arttıran oyunlar oynanmamalıdır.

Geri uyuma: Biz yetişkinler de geceleri birçok defa uyanıp tekrar uyuruz. Bu küçük uyanmaları hatırlamayız bile. Bebeğiniz de henüz bunu öğrenmemiş olabilir. Uyandığında sizi yanında göremeyince ayrılık anksiyetesi gösterebilir. Ama bazen bebeğiniz uykusunda yalnızca ses çıkarıyor veya ağlayıyordur. Eğer uyandıysa 1-2 dakika sonra uykuya dalabilir. Bebeğinizin uyandığından emin olmadan onu tekrar uyutmaya çalışırsanız aslında onu uyandıran siz olmuş olursunuz.

Rahatlatma: Bebeğinizi yatıştırıp tekrar uyutmaya çalıştığınız zamanlarda yaptığınız şeyler, bebek için rahatlatıcı olmayabilir. Onunla konuşmak, renkli ve ilgi çekici nesneler kullanmak bebeğinizin uykusunu daha da açacaktır. Yatıştırmak için kullandığınız yöntemlerin gerçekten dinlendirici olup olmadığını kontrol etmelisiniz.

Düzen: Bebeğinizin günün aynı saatinde uyanmalıdır. Bu bebeğin biyolojik saatini düzenleyebilmesi açısından çok önemlidir. Geceleri uyuma vaktininde belirli olması gerekmektedir. Çocuğunuz uyku vaktinin geldiğini anlamalıdır. Bunun için geceleri belirli rutinler oluşturmanız yararlı olur. Ilık bir duş, ninni söylemek ve rahatlatıcı oyunlar bebeğinize ve size yardımcı olabilir. Bu rutinleri gündüz vaktine de taşıyabilirsiniz. Böylece bebeğiniz gerekli ipuçlarını elde ederek ne zaman hangi davranışı göstermesi gerektiğini daha çabuk kavrayabilir. Eğer uyku düzeni bozulduysa, öğle uykusunun süresini arttırmalı ya da çok uyuduysa sabah daha erken bir saatte uyandırabilirsiniz.

Belirli bir süre sonra çocuğunuzun kendi kendine uyuması için cesaretlendirmelisiniz. Düzenli ve dengeli bir yaşam, uyku problemlerini de çözecektir. Geceleri uyanan çocuğunuzun ayrılık anksiyetesi yaşamaması için yanında olduğunu gösterseniz de, konuşmamak, göz teması kurmamak ve fazla hareket etmemek onun daha hızlı uykuya dalmasını sağlayacaktır. Eğer bebeğinizi anlamsız saatlerde uyumaya zorlarsanız uykuya olan tavrını negatif şekilde değiştirebilirsiniz. Bu da ileride uykuya dalma problemleri ve  başarısızlığın uyumayla özdeşleşmesi anlamına gelebilir.

YENİDOĞAN KİLOSU

Yenidoğan Kilosu

 

Bebeklerde kilo ile ilgili durumlar, yenidoğanın ilk nefesini aldığı anda kendini göstermektedir. Türkiye’de “kaç kilo doğdu?” sorusuyla beraber bebeğin sağlığı kilosuna bağlı olarak değerlendirilmektedir. Zayıf doğan bebekler sağlıksız ya da yeteri kadar gelişememiş olarak görülürken, tombul bebek her zaman sağlıklıdır gibi bir düşünce hakimdir.

Bu yüzden annelerin bebekleri için sürekli beslenme konuunda endişelendiği görülmektedir. Yenidoğan için ilk 6 ay kilo alımı takip edilmeli ve gelişimi izlenmelidir. Bebeğin kilo alamaması ya da yavaş kilo alması farklı sebeplerden dolayı değişim göstermektedir. Genetik faktörler ve sağlık sorunları bunda etkili olabilir. Annenin ya da babanın kilosunun az olması gibi genetik faktörler bebeğin kilo alma sıklığını veya süresini değiştirmektedir. Bunun haricinde yeterli beslenememe, bebeğin mide-bağırsak sorunları, yarık damak gibi tıbbi sorunlar ve enfeksiyonel sorunlar kilo alımını etkileyen durumlardır. Bu durumlarda doktora gidilmeli ve gerekli tedavin yapılması gerekmektedir.

Bu durumlar haricinde, Türk annelerinde kilo alamayan her bebek sağlıksızdır ve özellikle yeterli beslenemiyordur gibi bir ön yargı mevcuttur. Bununla beraber annelerin üzerinde fazladan bir baskı oluşmaktadır.

Bebeğin ilk 6 ay da 600 gram ile 1000 gram arasında kilo alması beklenmektedir sonrasında ise bebeğin büyümesi ilk 6 aya göre yavaşlar. Bu durumda bebeğin aylık 400 gram ya da 600 gram alması beklenir. Boy ve kilo oranına bakılarak yeterli beslenip beslenmediği anlaşılabilir. Zayıf olarak nitelendirilen bebeğin illa yetersiz beslendiği ya da bakımsız kaldığı anlamı taşımaz. Anneler arasında geçen “bebeğin kaç kilo aldı?”, “ neden bu kadar zayıf?” gibi sorular bebeklerin kıyaslanmasına neden olmaktadır. Hatta bebek eğer zayıfsa anne yetersiz görülmekte ve iyi bakamıyor gibi ifadeler kullanılmaktadır. Özellikle anne sütünün yetersiz geldiği düşünülmektedir ve bunun için süt yapan ya da arttıran gıdalar anneye çevresi tarafından tavsiye edilir.

Sütün yağlı olup çocuğun kilo alması hedeflenir. Hatta anneye ya da anne adayına belirli bir rejim listesi çıkarılarak sütün arttırılması hedeflenmektedir. Eğer anne sütünü yetersiz görüyorlarsa erken dönemde ek gıda takviyesine başlıyorlar. Bu sorunun altında da bebek kilo alamıyor demek ki aç kalıyor düşüncesi yer almaktadır. Bebeğin aç kaldığını düşünülmesi annenin kendini “iyi anne” olarak görmesini etkiliyor ve yetememe sendromunu yaşamasına neden oluyor. Yetememe sendromunun altında annenin mükemmeliyetçi bakış açısının yattığını söyleyebiliriz çünkü tombul bebeğe sahip olmak bir nevi bebek bakımında mükemmel olmayı simgeliyor.

Aynı zamanda çocuk bakamama kaygısını da tetikliyor. Eğer çalışan bir anne ise bu kaygı daha da artmaktadır. Bebek hastalandığı zaman kendini suçlama durumuna giriyor ve keşke yanında olsaydım şunu yapardım… gibi cümlelerle kaygısını pekiştirmektedir. Her bebeği ağladığı zaman kendini suçlayıp kaygılanmaya başlamaktadır. Bebeğin ağlaması sadece acıktığını göstermemektedir. Bebekler çevresiyle iletişim kurmak istediklerinde de ağlarlar. Anne bebeğinin ağlamasını gözlemleyerek hasta mı acıkmış mı yoksa birini mi istiyor anlabilmektedirler.

Hastalanması ve diş çıkarması gibi durumlarda kilo alıp verme sorunları oluşmaktadır. bu dönemlerde az yeme gibi durumların olması normal olarak görülmektedir. Bunun haricinde bebeklerde ve çocuklarda doyduktan sonra iştahın azaldığı görülmektedir. Anneler benim çocuğum çok iştahsız diye düşünerek şuruplara ve ilaçlara başvurmaktadır. Bir an önce kilo alsın diye ihtiyacından fazla besinin verilmesi gibi durumlar bebeklerin tombul olmasına ve küçük yaşta obezite ile karşı karşıya kalmasına neden olmaktadır.  

Sürekli yemek yedirme annede bir ihtiyaca dönüşebilir ve bu annelerin tombul bebek takıntısına bir örnek oluşturmaktadır. Bu takıntı annenin ruhsal durumunu etkileyerek uyku düzeninde değişimlere, sosyal hayattaki iletişimlerinde etkili olabilir çünkü yüksek düzeyde takıntı haline gelmesi aynı düzeyde bir anksiyete bozukluğu anlamına da gelmektedir.

Düşüncelerinde sürekli bu konu olabileceği için uykusundan vazgeçip sürekli bebeği beslemeye çalışabilir ya da en basit tanımıyla uykuları kaçabilir. Sosyal faaliyetleri ve arkadaşlıkları nasıl bebeğime kilo aldırabilirim sorusuyla geçebilir. Çevresindeki insanların bebeğin zayıf olduğunun üstüne basması var olan anksiyete seviyesini de arttıracaktır.

Çevrenin bu bebek neden zayıf, bizimki şu kadar sizinki niye böyle gibi sözler sonucunda çocuk doktorlarının sözlerinin kulak ardı edimesine ve annenin kendisini yetersiz olarak görmesine neden olmaktadır. Anne de “ben bu çocuğa nasıl bakacağım, yetebilir miyim?” sorularını kendine sormaya başlayacaktır. Diğer bebekler gibi olması için yani tombul bebekler sağlıklı bebek tipi olarak görüldüğü için annenin çocuğu üzerinde baskıcı hatta zorlayıcı bir tutum sergilemesine neden olmaktadır.

Çocuklarda bu şekilde yemek yemenin bir ceza kötü bir şeymiş gibi algıladığı için iştahsızlık bunun peşinden gelişiyor. O nedenle bize düşen görev bebekler 8-10 aylıkken sonra kaşık tutmaya başladığı zaman eline kaşık verip kendi kendine yemek yemesini sağlamamız gerekiyor. İlerideki yaşlarda çocukla annenin iletşimini dahi etkileyebilecek sorunlar doğurabilmektedir. Bebeğin kilolu bir çocuk olarak büyümesi akranları arasında da problemlere ve alay konusu olmasına sebebiyet verebilir. Yetersiz hissetmeden dolayı bebekle arasındaki bağ zayıflayabilir çünkü yaşadığı kaygı bozuluğu ve oluşanilecel depresyon sonrasında sütün kesilmesine ya da azalmasına neden olabilir. Aynı zamanda annenin kaygılı ve gergin tutumu çocuğa yansıyacaktır ve memeyi istememe ya da emmeme gibi isteksizlikler baş gösterebilir.

Anksiyete yaşayan bir anne için bu durum psikolojik olarak annenin daha çok kaygılanmasına ve yetememezlik duygusunun artmasıyla beraber depresyonun oluşmasına veya ilerlemesine sebep olacaktır.

Çevrenin zayıflık algısı her zaman annenin zayıflık algısıyla uyuşmayabilir. Zayıf olan bir bebeğin iştahı fazla olup aynı zamanda çok hareket ediyor da olabilir. Tombul bebek her zaman sağlıklı bebek demek değildir.

Günümüzdeki çocuk obezitelerinin oluşumundaki etmenlerden biri olarak annelerin çocuklarını zorlaması ya da  dayatması gösterilebilir. Fazla kiloya sahip bebekler rahat hareket edemeyeceği için yaşıtlarına göre gelişiminde problemler görülebilir. Örnek olarak fazla kilolu bir çocuğun yürümede zorluk çekeceği için yaşıtlarından daha geç yürümeye başlaması gösterilebilir. Bu yüzden bebeğin boy ve kilo oranı dikkate alınıp ona göre bir program uygulanması gerekmektedir. Boy kilo oranında bir problem var ise bunun altında yatan bir hastalık olup olmadığı ya da yeterli besini alıyor mu kontrol etmek gerekmektedir.

Bununla beraber annenin ve babanın bu konu ile ilgili detaylı bilgi verilmesi ve düzenli olarak bebeğin sağlık kontrollerinin yapılması gerekmektedir. Ayrıca annenin de psikolojisi göz önünde bulundurularak gerekirse yardım alınmalıdır. Bu süreç anne ve bebeğin daha güçlü bir bağ ile bağlanmasını ve bu bağın sağlıklı bir temele oturmasını sağlayacaktır.